|
Sayın Evin İlyasoğlu,
14 Mart 2007 tarihli Cumhuriyet gazetesinin size ayrılan "Allegro" köşesinde "Sun Yayınevi'nden Müziği Okumak" başlıklı yazınızda benim aynı yayınevinde basılan "Doğumunun 100. Yılında Ahmed Adnan Saygun" başlıklı kitabıma yönelttiğiniz negatif eleştiriler, daha doğrusu, karalamalar beni söz hakkımı kullanarak size yanıt vermeye zorluyor.
Okuyucunun konuyu iyice kavrayabilmesi için önce yazınızın "Talihsiz Bir Saygun Kitabı" başlıklı bölümünü olduğu gibi aktarıyorum; sonra da karalamalarınız karşısında pozisyon alacağım:
"Dinçer Yıldız'ı daha önce yazdığı sevimli kitabı, 'Ulusal Müzik ve Musorgski'den (Sevda Cenap And Vakfı, 2001) ve internetteki köşe yazılarından derlediği 'Bilincin Işığında' başlıklı çalışmasından (Yurt Renkleri) tanıyoruz. 100. doğum yıldönümünde Saygun için yeni bir yayın daha çıkmış sevinciyle kitabın sayfalarını çevirmeye koyuldum. Hiçbir kurgusu olmayan, belgelere dayandırılmayan, böyle bir yayınevine yakışmayacak, 'dedikodu' söylemini aşmayan; yeni bir Saygun biyografisinden çok, 'Saygun Üstüne Çeşitlemeler' olarak nitelenebilecek bir kitap. Saygun'un başına gelen şanssızlıkların faturasını Necil Kazım Akses'e çıkartırken yazarın bunları hangi belgelere dayandırdığı belli değil. 'Akses'in Saygun karşısındaki negatif ve etik değeri düşük tutumu' ne demek? 'Müzikle ilgili her kulisin, her diplomatik-politik ayak oyununun altında Akses'in olduğu' ve Bartok'un Türkiye'ye gelişinin Akses tarafından engellendiği gibi belgelere dayanmayan söylemler! '1947'de Yunus Emre Oratoryosu yurtdışında seslendirildiğinde Saygun, Türkiye'nin yurtdışında tanınan en önemli bestecisi olur' ifadesi de tartışılır. 1926'dan beri Cemal Reşit Rey'in o güne dek Paris, Roma ve Viyana'da çalınan en az 12 yapıtı vardır. Bunlar ünlü yabancı yayınevlerinde basıldığı gibi zamanın nice ünlü imzasından övgüler almışlardır. Saygun'un yapıtlarının Türkiye'den önce Avrupa'da çalınmış olmasını sadece Saygun'a özelmişçesine 'esef verici' buluyor yazar. Oysa o zamanki bütün bestecilerin nice yapıtı ilk kez Avrupa'da çalınmış ve uzun yıllar Türkiye'de seslendirilmemiştir. Tümü belgelenebilir bunların. Bugün Saygun, müziğiyle zaten belirli bir noktaya varmış, müzik tarihimizdeki saygın yerini almıştır. Böylesi belgelere dayanmayan, eski sürtüşmeleri gündeme getiren yayınlar artık Saygun'a hiçbir katkı sağlamaz. Unutmayalım ki kitaplar yarınlara, yeni kuşaklara bıraktığımız belgelerdir."
Sayın Evin İlyasoğlu, sözlerime önce eleştirel bilincin değerini vurgulamakla başlayacağım. O olmadan ne felsefe, ne bilim, ne güzel sanatlar, ne de toplumsal yaşamda ileri doğru önemli atılımlar atılabilir. Batı dünyası karşısındaki geri kalmışlığımızın en önemli nedenlerinden biri, orada yüzyıllarca önce başlayan ve giderek gelişen eleştirel bilincin bizde bugün bile yeterince gelişememesinde yatmaktadır.
Her sağlıklı eleştiri pozitif bir amaca yöneliktir, tıpkı bozulan bir makinenin yeniden işleyebilmesi için onarılmasında görüldüğü gibi. Sağlıklı eleştiri imha etmez, yaşatır; yokluğu değil, varlığı evetler.
Bir de negatif eleştiri vardır, ki bu, insan yaşamında mantıklı düşünceden yoksun en ucuz ve en kolay bir davranış biçimidir, tıpkı Aisopos'un masalındaki tilkinin önce sıçrayıp sıçrayıp erişemediği üzümlere sonra "koruk" demesi gibi. Ülkemizde yaygın olan eleştiri anlayışı ne yazık ki budur. Roma sirklerinde yapılan gladyatör kavgalarında Neron'un yukarıyı ya da aşağıyı gösteren başparmağına uygun olarak davranılır genellikle. Bir kişi ya hak etmediği bir biçimde göklere çıkartılır ya da yine hak etmediği bir biçimde yerin dibine batırılır.
Siz, Sayın Evin İlyasoğlu, bu tarz bir anlayıştan ne yazık ki kopamadığınız için kitabımın "hiçbir kurgusu" olmadığını ileri sürüyorsunuz. Bu da önsözü bile okumadığınızı ya da okuyup da bir türlü kavrayamadığınızı gösteriyor. Oysa orada "kurgu" dediğiniz şey özetlenerek verilmiş ve bütün kitap boyunca, ilk tümceden son tümceye dek ona sadık kalınmıştır. Ayrıca, 24 sayfalık "Saygun'un Felsefesi" bölümünde "hayat hamlesi" kavramı kitaptaki bütün düşüncelerin organik bağlamını sağlayan filozofik leitmotiv'dir. O bölümde düşünceler arasında kurulan organik düzen bağlarını göremediğinize göre, siz "kurgu" kavramından her halde kurulan bir saatin tik taklarını andıran bir nakaratlar dizisini anlıyor olmalısınız. Tamamen haklısınız; çünkü o kitapta böyle bir mekanik kurgu yok, yalnızca organik kurgu var.
Kitap üç ay süren yoğun bir hazırlanma süreci sonunda yazıldı. Onun da arkasında 1954'te başlayan çoksesli müziği dinleme, düşünme ve bu bağlamda Türkiye'nin yalnız müziğe ilişkin değil, bütün kültürel problemleriyle ilgilenme süreci yatıyor. Bu yüzden her şey uzunboylu düşünüldüğü için kitaptaki her satırım, her tümcenin ve her paragrafın hesabını verecek durumdayım.
Ama siz ne yapıyorsunuz? Kitabın yalnızca sayfalarını çevirip içeriğiyle hiç ilgilenmeden bütün dikkatinizi kafanızda bir saplantı olarak yer etmiş olan büyük idolünüz Akses'e yöneltiyor ve onun Saygun'a karşı negatif tutumunu sergilediğim için küplere biniyorsunuz.
Çok değerli Sayın Evin İlyasoğlu, eğer kitabı dikkatle okumuş olsaydınız, orada Akses'in ana tema değil, marjinal bir tema olduğunu görürdünüz. Sizin ileri sürdüğünüz gibi Saygun'un "başına şanssızlıklar" gelmemiştir, tam tersine, Saygun saman altından su yürüten Akses'in de içinde bulunduğu dallı budaklı bir komploya kurban edilmek istenmiştir. Hindemith'in eşinin bile yazdığı bir mektupta (1) Saygun'u "elebaşı" olarak nitelemesi işin vahametini - mide bulandıran iğrençliğini dememek için bu sözcüğü kullanıyorum- göstermiyor mu? Bir haydut çetesini yöneten kişiye "elebaşı" denir, bir kompozitöre değil! Ankara'da aforoz edilirken Saygun bir festivale davet edildiği için Sovyetler Birliği'nde bulunuyordu. Oradan mı "çete"sini Hindemith'e karşı kışkırtıyordu? Ayrıca Hindemith'in eşinin "Birbiri ardına hunharca emirleri daktilo ettim," tümcesinden orkestrada Saygun'u seven tek bir kişinin kalmaması için bir temizlik operasyonuna girişildiği sonucu çıkmıyor mu? Hindemith ile "onun emirlerine" uyan bakan arasındaki bağlantıyı sağlayan Akses değil mi?
Benim, "Hindemith gibi ünlü bir besteci Saygun'la hiçbir kişisel temas kurmadan böyle bir raporu, sırf dedikodulara dayanarak nasıl verebilir?" sorumdan "dedikodu" sözcüğünü alıp bana karşı kullanmanız, sofistik bir anlamsızlık örneği.
Aynı anlamsızlık, yine benim "1947'de Yunus Emre Oratoryosu Paris'te seslendirildiğinde Saygun, Türkiye'nin yurtdışında tanınan en önemli bestecisi olur," dememi çarpıtarak yorumlamanızda da görülüyor. Dikkat buyrulsun: "tek" önemli demiyorum, "en önemli" diyorum. Demek ki yurtdışında seslendirilen başka önemli bestecilerin varlığından haberdarım. Ama Yunus Emre Oratoryosu -sizin hoşunuza gitmesi ya da gitmemesi gerçeği değiştirmez- dün olduğu gibi bugün de hem yurtiçinde hem de yurtdışında en çok seslendirilen Türk eseridir. Şimdilik Gülsin Onay sayesinde Oratoryo'yla rekabet edebilen tek eser Op. 34 I. Piyano Konçertosu'dur. Büyük bir olasılıkla bu rekabet ortamına ilerde senfoniler de katılacaktır.
Siz "en" ve "tek" sözcüklerinin "önemli" sıfatına verdikleri anlam değişikliklerini kavrayamadığınız için bana 1926'dan itibaren Rey'in eserlerinin Avrupa'da seslendirildiğini bir nakarat gibi yineleyip duruyorsunuz. Onları bilmediğimi nerden çıkarıyorsunuz? 1954'ten 1965'e dek her Pazar günü Şan Sineması'nda Cemal Reşit Rey'in yönetiminde saat 11.00'de yer alan konserlere gider ve O'nun İstanbul'un müzik yaşantısına yaptığı renkli katkıları büyük bir hayranlıkla izlerdim.
Bir gün o orkestranın bir kemancısıyla tanışmıştım. O ve birkaç arkadaşı Rey'e karşı cephe alarak Almancı bir grubu oluşturuyorlardı. O kemancı Fransız ulusunu bozulmuş, Alman ulusunu ise dürüst sayıyor, Rey'i "dejenere Fransız" olarak niteliyor ve O'na Haydn'ın bir senfonisi yerine Debussy'nin "Bir Faunun Öğleden Sonrası üzerine Prelüd"ünü yönettiği için diş biliyordu. Görüldüğü gibi çoksesli müzik alanını kasıp kavuran ve kutuplara bölen Hindemith, Akses And Co. Kaynaklı Alman lobiciliğinin bir varyantı o zamanlar İstanbul'da da vardı.
Kitabımı Saygun biyografisinden çok "Saygun Üstüne Çeşitlemeler" olarak nitelendirmişsiniz. Ben bu "çeşitleme" sözcüğünü iltifat olarak algılıyorum. Sizin değersiz saydığınız "çeşitleme" kavramı, benim bakış açıma göre çok değerlidir; çünkü bir besteci bir temayı ne denli iyi çeşitleyebilirse o denli ustadır denilebilir, örneğin Bach'ın "Goldberg Çeşitlemeleri"nde görüldüğü gibi. Ayrıca her biyografi de bir çeşitlemeden başka ne olabilir ki? Bach üzerine yüzlerce biyografi yazılır; ama biz O'nun kim olduğunu yine de sorarız kendimize. Demek ki büyük bir adamın kişiliği yazılan kitaplarla tüketilemez; çünkü o kolayca tanımlanan ne bir geometri figürü ne de bir metadır. Size bu bağlamda bir örnek vereyim: Yiğit Aydın Saygun'un senfonilerinden yalnızca birinci bölümlerde üçünü inceleyerek örnek alınacak değerde bir yüksek lisans tezi yazmış. Bu da gösterir ki, bestecimizin doğru anlaşılabilmesi için bu tarz incelemelerin bütün eserlerine uygulanması gerekir. İncelemelerin, yani hem eser analizleri hem de biyografi bağlamında çeşitlemelerin çoğalması durumunda ortaya koca bir kütüphane çıkar. Bu kütüphanede Saygun'un yaratıcı kişiliği ana tema, yazılan kitapların her bir ise bir çeşitlemedir. Ama biz ülkemizin koşulları altında bir ütopya gibi görünen böyle bir kütüphaneyi kurabilmiş olsaydık bile, Saygun'un kim olduğunu mutlak anlamda kavradığımızı ileri sürebilir miydik?
Siz, Sayın Evin İlyasoğlu, Akses ve Rey üzerine yazdığınız ili biyografi kitabının GÖRELİ değerine MUTLAK değer atfetme illüzyonuna kapıldığınız ve benim kitabımın arkasında yer alan kaynakça listesinde onlara rastlamadığınız için büyük bir öfkeye kapılarak yalın kılıç saldırıya geçiyorsunuz. Bu yüzden o karalama içinde Saygun'dan başka her şey var, ama en önce de kendinizi Akses ve Rey'i kullanarak merkezi bir konuma yerleştirme çabası…
O iki kitabı listeye almamamın sebebi ikisinin de birer "Başarısız Çeşitleme" oluşunda yatıyor. Neden mi? Açıklayayım. "Akses" kitabınızın "Aslında O Bir 'Bon Viveur' " başlıklı bölümünde O'nun yemek yeme merakına tam 22 sayfa ayırmışsınız. İnsaf!!! Ciddi bir biyografi kitabında bu konuya en fazla bir sayfa ayrılabilir. Eğer kitabınızın yarısından çoğunun resim ve fotokopilerle süslendiği ve harflerin iriliği göz önünde tutulursa bir sayfa bile çok sayılır.
Benzer bir kusur öncekinden daha derli toplu olan "Rey" kitabınızda da görülüyor. Orada da hafifmeşrep Rey'in operetlerine derin Rey'in eserlerinden daha çok yer veriyorsunuz. "Enstantaneler" ve "On İki Prelüd ve Füg"ün büyük bestecisinin ülkemizin yürekler acısı kültürel ortamında yalnızca "Lüküs Hayat" ve "Onuncu Yıl Marşı"yla anımsanması sizi hiç rahatsız etmiyor mu? Görüldüğü gibi Akses'i de Rey'i de sizden daha fazla ciddiye alıyorum. Ama siz beni yazınızdaki sanki onlara hiç önem vermiyormuşum gibi gösterme çabası içindesiniz. Eğer başlığını bile eksik verdiğiniz "Bilincin Işığında Müzik"i gerçekten okumuş ve anlamış olsaydınız orada yalnız Saygun'u değil, bütün Türk bestecilerini müzik kurumlarımız ve solistlerimizin anlayış yetersizliğine karşı sürekli olarak nasıl savunduğumu görürdünüz.
Düşüncelerimi hangi belgelere dayandırdığımı sorup duruyorsunuz. Onların tümü kaynakça ve dipnotlarda verilmiştir. İçlerinden en önemli olan ikisi, Saygun'un kendi sesinden dinlediğim CD (2) ve O'nun çok değerli öğrencisi Muammer Sun ile Yiğit Aydın ve Ali Ergur'un yaptığı röportajdır (3).
Komploculara gelince… Onlar geride yazılı belge bırakacak kadar aptal değildirler. Onların ne yaptıkları, olayların akışı içinde beliren çeşitli süreçlerin arasında karmaşık ilişkiler ağının akıl ve mantığın ışığında doğru analiz edilişiyle açıklığa kavuşabilir ancak. Bu bağlamda Hindemith'in sekreterlik yapan eşinin o sıralar Ankara'dan yazdığı mektup komployu ele veren bir ipucu niteliğindedir. Ayrıca, 1934 yılının ikinci yarısında Türkiye'ye dönen ve "Bayönder" adlı operasını tamamlamayı bile beceremeyen Akses'in kısa bir süre içinde Hindemith'in yardımcılığı ve gölgesi pozisyonuna getirilişi ve o zamana dek ikisi opera olmak üzere dokuz eser bestelemiş, Türkiye'nin müzik sorunları üzerine yazılar kaleme almış, Atatürk'ün ilgisini üstüne çekmiş ve Bartok'un ülkemiz için büyük önemini kavramış olan Saygun'un konservatuvarıın kuruluş sürecinden ve -daha da kötüsü- Ankara Halkevi'nden üzaklaştırılması, her sağlıklı düşünen kafada kocaman bir soru işareti doğurur. Ve o işaret, hakikat sevgisiyle çiftleştiği anda olayları araştırma ve irdeleme başlar.
ORTADA CEHENNEMİ BİR ATMOSFERDE YAŞAMAYA MAHKUM EDİLMİŞ BİR DEHA VARKEN, sizin bana "eski sürtüşmeleri gündeme getirmemeyi" öğütlemeye asla hakkınız yoktur. Bu yüzden ne suya sabuna dokunmamaktan vazgeçilmeli ne de acı gerçekler örtbas edilmelidir. Koşullar ne denli zor olsa da ellerimizi hem suya hem de sabuna dokundurmalıyız. Bu, yalnız bedensel değil, daha da önemlisi, ruhsal sağlığımız için de zorunludur. Gelecek kuşaklar bizden yalanın güllük gülistanlık gibi gösterildiği çürük bir temel üzerinde yükselen çirkin bir binayı değil, temiz ellerle yaratılan ruhsal temizliğin sağlam temelleri üzerinde yükselen güzel bir binayı kültür kalıtı olarak almalarıdırlar. Ancak o zaman tarih tekerrür etmez; ancak o zaman gerçekleşme kulvarında ilerleyen bir evrimden söz edilebilir.
Bu bağlamda insan varlığına en yakışan özellik özeleştiri yapabilme yeteneğidir. Buna çok çarpıcı bir örnek verebiliriz:
1931-34 yılları arasında Saygun'un bestecilik kariyerini çok zor durumlara sokan ve "Özsoy" operasını sabote eden Zeki Üngör'ün foyası anlaşılınca Atatürk onu emekli eder. Bu olaydan sonra uzun bir süre geçer. Zeki Üngör yaşlanmış, 80 yaşına varmıştır. 1956'da Muammer Sun, Kemal İlerici'yle birlikte onu İstanbul'daki evinde ziyaret eder. Konuşma sırasında konu konservatuvara gelince Zeki Üngör orda ders veren öğretmenleri şöyle değerlendirir: Akses için "sahtekâr, müzisyen falan değil!", Erkin için "eh!" der. Sonra sıra Saygun'a gelince şunları söyler: "Ama onların içinde bir kişi var ki, pırlanta gibidir; o da Adnan Saygun'dur. O ciddi bir adam ve çok iyi bir müzisyen.(4)"
Neler olmuştur bu yirmi yılı aşkın süre içinde Zeki Üngör'ün iç dünyasından? Kendi kendiyle ciddi bir hesaplaşma… Bir anda "sahtekâr" diye nitelendirdiği Alman lobicisi Akses'in öncülü konumunda olduğunu, hem onun hem de Saygun'un aleyhtarlığın ön plana çıkmasını hazırlayan sürecin başlangıcında durduğunu kavramış ve Saygun'a karşı yaptıkları ruhunun derinliklerinde vicdan azabı olarak çöreklenmiştir. Saygun'a yönelttiği övgülü sözlerle ruhunu arındırarak O'ndan özür diliyor gibidir sanki.
Zeki Üngör'ün düşüncelerindeki acı veren bir içsel hesaplaşmadan kaynaklanan bu total değişim, ancak utanç duygusuyla çiftleşen amansız bir özeleştiri ile mümkündür. Tam anlamıyla Dostoyevski romanlarına konu olacak bir tema… İnsanların büyük bir çoğunluğunun kendi kusurlarını türlü türlü bahanelerle haklı çıkarmaya çalıştıkları bu dünyada Zeki Üngör gibi kendi kendini yargılayarak değişebilen bir insanın eriştiği ruhsal temizlik karşısında saygıyla şapka çıkarılır.
İnsan yalnız bireysel değil, toplumsal bir yaratık olduğu için onun hukukla belirlenmiş sorumlulukları vardır. Bir de hiçbir hukuksal yaptırım temeline dayanmayan, ondan tamamen bağımsız olan vicdani sorumluluk vardır, ki bu, insan bireyinin kendi içinde kendisinin yarattığı ve yalnızca kendisine özgü bir etik anlayışıdır. Hukuksal sorumluluklarını yerine getiren her insan, normal bir yurttaş olurken, vicdani sorumluluklarını yerine getiren her insan normalliğin basmakalıp sınırlarını aşıp onun üstünde yükselir. Buna da bir örnek verelim:
Büyük piyanistimiz Gülsin Onay, Saygun'un piyano yapıtlarını gittiği her ülkede seslendirdiği için Batı dünyasında Saygun'un tanınmasına yol açan yorumcularımızın en başta gelenidir. Bu davranışıyla neyi gerçekleştirmiştir Gülsin Onay? Nasıl ki 1923'te kurulan Türkiye Cumhuriyeti yıkılan Osmanlı İmparatorluğu'nun Batı devletlerine olan maddi borçlarını ödemeyi uluslar arası platformda hukuksal bir sorumluluk olarak algılamış ve yerine getirmişse, Gülsin Onay da eski kuşakların Saygun'a olan manevi borçlarını ödemeyi vicdani bir sorumluluk olarak algılamış, kendi sırtına yüklemiş ve yerine getirmiştir.
Bu yüzden genç kuşak yorumcularımız, Gülsin Onay'ın hem Saygun'u hem de Batının büyük ustalarını tını nüanslarını tuşlara yansıtarak ince bir beğeniyle seslendirmesini sağlayan olağanüstü yeteneği ve vitüozluğu ölçüsünde O'nun sağlıklı düşüncesi, kültür bilinci ve vicdani sorumluluğunu da kendilerine örnek almalıdırlar.
Evet, eski kuşakların manevi borçlarını ödemek yeni kuşakların görevidir. Eğer bu gerçekleşirse, ancak o zaman bütün yaratıcılarımıza sahip çıkılır ve yukarda da belirttiğimiz gibi, ruhsal temizlik temelinde yükselen bir kültür atmosferi yaratılır.
Siz, Sayın Evin İlyasoğlu, yer yer tatlı, yer yer cici, yer yer de "sevimli" (Musorgski bağlamında bu son sıfatı büyük bir yanılgıya düşerek bana yakıştırmışsınız) üslûbunuzla suya sabuna dokunmayan yazılarınızı kaleme almakla özgürsünüz; ben de tatlılık, cicilik ve sevimlilikle hiçbir ilişkisi olmayan ve "Dost acı söyler" atasözünün ışığında acı gerçekleri dile getirmekte özgürüm. Sizin yazılarınızda yer almayan ve es geçilen konular, benim yazılarımda ana temalardır. Sizi İdil Biret ve Pekinel kardeşlerin dünyanın hangi ülkesinde, hangi konser salonunda Batının hangi bestecilerini seslendirdikleri ilgilendirirken benim ilgilendiğim asıl konu, onların o ülkeler ve o salonlarda neden Türk bestecilerine hiç yer vermedikleri sorusuna yanıt aramak ve Türk bestecilerine karşı duyarsızlıkları yüzünden konservatuvarlarımızdaki eğitim sistemini eleştirel bilincin süzgecinden geçirmekten ibarettir.
Siz, Sayın Evin İlyasoğlu, çirkinlikleri gizleyerek yüzeysel güzellikleri ballandıra ballandıra anlatma peşindesiniz, bense ancak çirkinliklerin örtüleri kaldırılırsa gerçek anlamda güzelliklerin ortaya çıkacağına inanıyorum; çünkü her şeyin ne olduğu ancak karşıtıyla anlaşılır: "yanlış"ın varlığıyla "doğru"nun, "çirkin"in varlığıyla "güzel"in, "kötü"nün varlığıyla "iyi"nin ne anlama geldiğini kavrayabiliriz. Çirkinliği yok saymak, varlığı yok saymak gibi bir mantık yanılgısıdır. Bu bağlamda Parmenides, "Varlık vardır, yokluk yoktur ve düşünülemez," demiştir.
Siz Sayın Evin İlyasoğlu, yazılarınızda konser solistleri üzerine (onların saç tuvaletleri ve giysilerine varıncaya kadar) bol keseden enformasyon dağıtırken, Sun Yayınevi'nin kuruluşu üzerine köşenizde hiçbir bilgi vermediniz. Ancak aradan iki buçuk yıl geçtikten ve Muammer Sun size bazı kitaplar ve broşürler gönderdikten sonra zorunlu olarak bir yazıyı kaleme alıyorsunuz. Ama benim "böyle bir yayınevine yakışmayacak" diye yargıladığınız "Saygun" kitabım size o yayınevine karşı da bir saldırı fırsatı veriyor. "Yakışmayacak" sözcüğü, Muammer Sun'un 30 yıl önce Saygun'u "kutup yıldızı" olarak görmesi ve Saygun üzerine yapılan bir söyleşide Akses hakkında hiç de iyi şeyler anlatmaması yüzünden içinizde biriken öfkenin boşalımını göstermiyor mu?
Siz, Sayın Evin İlyasoğlu, bana "eski sürtüşmeleri gündeme getirmemeyi" öğütlerken Akses ve Rey lobiciliğiyle kökeni geçmişe dayanan yeni sürtüşmelerin bayrağını taşıdığınızın farkında mısınız acaba? Böylece her şey kısır bir döngü içine girip eski tas eski hamam olmuyor mu?
Bugün Batı dünyasının müzik eleştirmenleri, yüzyıllarca süren sağlam bir polifonik müzik geleneğinden kaynaklanan bir estetik yargıyla Saygun'un 20. yüzyılın en büyük bestecilerinden biri olduğunu kavramış durumdadır.
Ülkemizde yaygın olan lobicilik anlayışı ise "Türk Beşleri" denilen bestecileri, aralarındaki ayrımlılıkları göz önünde tutmadan -amiyane tabirle- türlü pişirir gibi aynı tencereye atmaya eğilimindedir. Eğer patlıcan, domates, biber vs. arasında bile tat ve kalite ayrımlılıkları varsa, yaratıcı bireyler arasında olmaz olur mu hiç? Batı dünyası her türlü lobicilik anlayışından uzak olduğu için yetenek ve nitelik farklılıklarını nüanslarıyla birlikte doğru değerlendiriyor. Onların Saygun'u çoksesli müziğin her bir dalında Türkiye'nin en büyük bestecisi sayması, Sayın Evin İlyasoğlu, sizi rahatsız etmesin, tersine, sevindirsin. Bükemediği eli öpmek yiğitliğin şanıdır. Ne mutlu bizlere ki, Cumhuriyet kültürümüzün bağrından Saygun gibi bir müzik dehası çıkmıştır. Artık her yaratıcı birey, nesnel bir estetik yargının ışığında hak ettiği bir biçimde değerlendirilmeli ve taşlar doğru yerlerde gediğine konmalıdır.
Ülkemizde çok zor koşullara rağmen, tökezleye tökezleye de olsa, bir Türk Müzik Ekolü doğmuş ve uluslar arası standartta birçok güzel ve özgün eserler yaratılmıştır. Batının Saygun'a karşı gösterdiği ilgi, Türk kompozitörlerinin yurtdışında tanınması bağlamında önemli bir yol açmıştır. Artık her türlü lobicilik ve particilik ruhunun kısır döngüsünden sıyrılıp ve eski sürtüşmelerden gerekli dersi çıkarıp yeni bir kültür bilinciyle o eserleri eskisinden çok daha sık olarak hem yurtiçinde hem de yurtdışında seslendirme çabasına girişilmelidir. Genç kuşak yorumcularımızın önünde böyle bir kutsal görev duruyor.
Siz, Sayın Evin İlyasoğlu, "Doğumunun 100. Yılında Ahmed Adnan Saygun"da işlenen bütün temaları kırık bir aynada yansıtarak değersiz ve anlamsız bir çatışma ortamına yöneltme eğilimindesiniz. Bu yüzden 40 satırlık, ama içinde Saygun'dan başka her şeyi içeren karalama girişimlerinize böyle uzun ve detaylı bir mektupla yanıt veriyorum. "Saygun" kitabını yazışımın amacı, ülkemizde estetik beğeni ve sağlıklı düşüncenin ışığında bilimsel bir tartışma ortamının yaratılmasına bir katkı sağlamaktı. Lobiciler arasındaki verimsiz didişmeler benim düşünce ufkumun -dün olduğu gibi bugün de- tamamen dışında kalıyor. Bu nedenden ötürü eldeki mektup, başka bir olası lobi saldırısına karşı da önceden verilmiş bir yanıt olarak algılanmalıdır.
Siz o karalamayı öğütlerle doldurduğunuz için, izninizle, ben de size bir öğüt vereyim. Kitap eleştirmenliğini üstlenen herkesin, yazılarının bir değer taşıyabilmesi için, dikkat etmesi gereken üç nokta vardır:
1) Her şeyden önce kendi düşüncelerini ve kafasındaki bütün kavram repertuarını elimine ederek kitabın içeriğini ve yazarın niyetini önyargısız bir çocuk gibi algılamak, ki buna Goethe "reine Wahrnehmung" (arı algılama) der.
2) Yukarda anlatılan eliminasyonu sürdürerek o kitabın içeriğini detaylarıyla birlikte sözlü ve yazılı özetleyebilecek tinsel bir düzeye varmak.
3) Ancak bu iki süreç tamamlandıktan sonra eleştirmen, kendi düşüncelerini ve kavram repertuarını harekete geçirerek doğru-yanlış ilişkileri içinde değerlendirmelerine başlama hakkına sahiptir. Ama burada da acele verilmiş her yargının bir yanlışlıklar zincirinin doğmasına yol açacağını hiçbir zaman unutmaması gerekir.
Bu üç noktaya dikkat eden her eleştirmen, kültürün yayılımı bağlamında pozitif bir rol oynayabilir; aksi halde onun yazı formunda sunduğu şey, fasa fiso sınırını aşamaz. Yukarda da belirtildiği gibi, sağlıklı eleştiri imha etmez, yaşatır; yokluğu değil, varlığı evetler.
Saygılarımla.
Dipnotlar
1. Emre Aracı: "Ahmed Adnan Saygun: Doğu-Batı Arası Müzik Köprüsü", İstanbul 2001; s. 83
2. "Atatürk, Saygun ve Özsoy Operası: Ahmed Adnan Saygun Kendi Sesinden Atatürk ve İlk Türk Operası Özsoy'u Anlatıyor" (Yayına Hazırlayan Şefik Kahramankaptan; SCAMV Yayınları, Ankara 2005; CD Ekli)
3. Yiğit Aydın ve Ali Ergur; "Muammer Sun ile Söyleşi", Bağlam Yayınları Biyografya Serisi 5: Ahmed Adnan Saygun, İstanbul 2004; s. 141-189
4. İbid., s. 161
Orkestra Dergisi
Mayıs Sayısında yayımlandı
|